Hasretim sana ey gül yüzlü rasul…
Gül kokuna hasretim…
Senin ayağının değdiği o gül kokulu toprağa hasretim…
Ayrılmanın sana acı verdiği o muhteşem beldeye hasretim…
Ummetinden sana layık olamayan bir aciz olarak vuslatına talibiz.
Mubarek ravza-ı mutahharanda ziyarete niyetliyiz.
Beytullahta senin varlığını hissetmek,asrı saadet dönemi hissetmek istiyoruz..

Rabbim sana hamdolsun.(inşallah)O beldelere gitmeyi bize nasip ettiğin için..
25 haziranda inşallah Rabbimin lutfuyla musabcan ile birlikte umreye gidiyoruz.
Bol istifadeli bir ziyaret olması için dua talep ediyoruz…
İnşallah herkes hakkını helal etsin.bizden yana helaldir.
Hepinizden Rabbim razı olsun.

Geleceğim ama yollar yaralı
Geceler hüzünlü, düşler karalı
Selamlar yollarım olmaz oralı
Hasret heybesinden sızar bir arzu

Zülfikar Kaleli

Bazen söylenmemiş sözler söylenmişlerden daha çok yakar canı….
Daha derine işlenir acısı….
Özlemler tahmin edildiğinden daha fazla acıtır insanı…
Yüreğinde hiç durmadan kanayan bir yaradır…
Bir bakış, bir an bazende bir mekan o yaraya tuz olur…
Özlemi yaşamadan anlamıyormuş insan…
Yağmur bile başka yağarmış özlerken…
Yağmur bedene değil, yüreğe yağarmış…..

Yanlış okumadınız; hadi bir beyaz sayfa açalım… Hayat kitabının bilinmedik nice beyaz sayfalarından birine daha başlayalım; kaderin “yazı” olduğunu, “yazgı” olduğunu unutmadan… Yeniden, yeni doğmuş, dünyayı yeni tanıyormuş duygusuyla kavrayalım hayatı.
Biz hayata yeni bir yüzle baktıkça, hayatın da yenilendiğini, yeni tanıyormuş gibi bir gülümseme ve merakla bizi karşıladığını göreceğiz.

Beyaz kelimesini yaratan Allah’a hamdolsun, okuyucunun yüzü ve bahtı ak olsun; ömrü ırmaklar gibi gür ve berrak olsun, amin, diyeceğimiz odur ki insan hayatı ilk nefesten son nefese kadar “yeni” bir “beyaz sayfa” açmak için sınırsız imkanlar sunmaktadır. Ondandır ki “tövbe kapısı” diye bir kapı her zaman açıktır ve Mevlâna Hazretleri’nin dediği gibi yüzlerce kez tövbemizi bozmuş olsak bile kalbimiz mühürlenmedikçe o kapının kapanası yoktur; ümitsizlik, karamsarlık, yeis, keder kendine varsın başka kapılar arasın!..

Bilenlerin söylediklerinden özetlersek, bir beyaz sayfa açmadan hayatımızda aşka, gönül enginliğine, derinliğe, sükunete ulaşmamız mümkün değildir. Bizi yüce mekan ve mertebelere taşıyan her yolculuk açılan bir beyaz sayfayla başlar. Ara duraklarda yeni beyaz sayfalar açarız; kazanırsak şayet üzerimizdeki “kâmil” sıfatı bir beyaz sayfalar yolculuğunun sonucundan başkası değildir.

Durağanlık kesinlikle sükunet değildir. Ben kendime yeterim, yeniliğe ne gerek var diyerek kendi içine kilitlenen ve bir beyaz sayfa açmaktan çekinen insanlar hayatı kirlenmiş ve yıpranmış sayfalara çevirirler. Gönlümüzü sabitlediğimiz yüce zirveden kainatın bütün enginliklerine açtığımız pencereler “beyaz sayfa” açma cesaretimizden dolayı ışıklanmaktadır.

Dağların taşıyamayacağı yükü taşıma kudretiyle, yeteneğiyle yaratılan kişioğlunun karşılaştığı her zorluğu “bu da geçer ya hu” tevekkülüyle karşılaması ve “imtihan” olarak görmesi de icabında bir beyaz sayfadan ibarettir; açılmıştır açılacağı kadar… Sabır ve tevekkül katlanma değildir; yeni bir başlangıç için aradığımız zemini anlatmaktadır bu sözcükler…

İnsanın fıtratı beyaz sayfaları eksik olmayan bir defter gibidir; yüzümüzü fıtratımıza döndürmemiz de bir beyaz sayfa açmaktan başka bir şey değildir.

Unutmayalım ki Efendimiz’in etrafında pervane olan, onu canlarından çok seven ve dünyanın en çiçekli, en derin, en anlamlı, en insanî devrimini Efendimiz’le birlikte gerçekleştiren o “mübarek” kişiler de, ki hepsine selam olsun, gıpta ederiz, bir beyaz sayfa açarak yıldızlaşmışlardır.

Her beyaz sayfa yeni bir başlangıçtır; insanın ve tabiatın fıtratında (evet, doğanın doğasında!..) baskın olan yenilenmeden başkası değildir. Her dem yeniden doğduğunu söyleyen şair her dem bir beyaz sayfa açmakta ve bir ırmak gibi sonsuzluk denizine aktığının, bir an’ının bir an’ına benzemediğinin farkına varmış demektir. Artık her “an” onun için bir beyaz sayfadan ibarettir ve tabiatıyla bu “yenilikten” bu yenilenmeden kimsenin usanması da mümkün değildir.

Bir beyaz sayfa açalım, değişir hayatımız…

MEHMET BERAT IRMAK

Semerkand

Bizler şu dünya denilen ambarda buğday toplayan kişiler gibiyiz.Ambarımıza buğdayları dolduruyoruz, ama topladığımız buğdayın bir yandan eksildiğinin farkında değiliz.

Buğdayımızın böyle azalmasının sebebinin , ambara giren fare olduğunu hiç düşünmüyoruz. Bu farenin çeşitli hile ve tuzaklarla ambarımızdaki buğdayı boşalttığını göremiyoruz .Fare bizim ambarın altına delikler açmış .Koyduğumuz buğdayı sürekli yiyor. Emeğimiz boşa uçup gidiyor.

Ey Hakk’ı talep eden kişi! Önce fareden kurtulmanın çaresini bulmak gerekir.Fareyi uzaklaştırdıktan sonra , ancak ambarını istediğin gibi doldurursun.

Yaptığımız bütün güzel ameller , işler , ibadetler , insani davranışlar ,yardımlar bizim için ahiret ambarına attığımız birer sevap buğdayıdır.Bu manevi ambarın hırsızı olan fare nefsimiz ve onun arzularıdır.

Yaptığımız amellerin boşa gitmemesi için , nefis faresini gönül ambarından kovmalıyız . . .

( mesnevide geçen hikayeler)

Ben silerim bütün hayatımı,
yazıp çizerim bütün satırlara,
ağlar çıkarım umut kapısından,
çaresizlikse bunun adı çaresizim.
Bundan sonra bakarım uzaklardan sevdalı gönüllere,
ben buralardayım.
Silemediğim düğümler var, çözemediğim yazgı,
böyle sensizliğe mahkumsa yüreğim mutlu olmandır tek dileğim.


Babamla sirk bileti kuyruğunda bekliyorduk. Sonunda bilet gişesiyle aramızda tek bir aile kalmıştı. Bu aile beni çok etkiledi. Hepside 12 yaşın altında tam 8 çocukları vardı. Çok varlıklı olmadıkları her hallerinden belliydi. Üzerlerindeki giysiler pahalı şeyler değildi, ama tertemizdi. Çocukların hepsi babalarının arkasında ikişerli sıra olmuş, elele ve terbiyeli terbiyeli sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Neşe içinde palyaçolar, filler ve o gece görecekleri değişik şeyler hakkında konuşuyorlardı. Daha önce sirke gitmedikleri konuşmalarından belliydi. O gece hiç şüpesiz yaşamlarının çok önemli bir gecesi olacaktı. Anneyle baba gururla çocuklarının önünde duruyordu. Anne, eşinin elini tutuyor, ona bakarken sanki “sen benim şövalyemsin” diyordu. Babaysa eşine gururla gülümsüyor, sanki ona yanıt olarak, “Sen herşeye layıksın” diyordu. Gişedeki memur babaya kaç bilet istediklerini sordu. Baba gururla, “iki tane eşimle kendim, sekiz tanede çocuklarım için bilet istiyorum” diye yanıtladı.

Gişe memuru biletlerin bedelini söyledi.

Annenin eli babanın elinden ayrıldı ve başı öne düştü. Babanın dudakları titremeye başladı. Gişeye biraz daha yaklaştı ve “Ne kadar dediniz?” diye sordu.

Gişe memuru biletlerin bedelini yineledi.

Adamın o kadar parası yoktu.

Şimdi nasıl dönüp çocuklarına onları sirke götürecek kadar parası olmadığını söyleyecekti? Babam onları görünce elini cebine soktu. Bir 20 dolar çıkarttı ve yere düşürdü. (Bizde çok varlıklı bir aile değildik) Babam sonra yere eğildi, parayı yerden aldı, adamın omuzuna dokundu ve ona “Afedersiniz, bu para cebinizden düştü” dedi.

Adam olan biteni anlamıştı. Dilenmiyordu ama çok çaresizdi ve utanç duyduğu ve çok üzüldüğü bu durum karşısında yapılan yardımı minnetle karşılamıştı. Babamın gözlerinin içine baktı, elini iki elinin arasına aldı, 20 doları aldı, dudakları titrer ve gözlerinden yaşlar akarken babama “Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim bayım. Bu yaptığınızın benim ve ailem için önemi çok büyük” dedi.

Biz babamla arabamıza bindik ve evimize döndük. O gece sirke gidemedik, ama bunun hiç önemi yoktu.