Mayıs 2007
Mayıs 22, 2007
Mayıs 19, 2007
Ben henüz çok küçükken eve bir telefon almıştık. Telefonun bağlı olduğu cilalı çerçeveyi ve parlak ahizeyi asla unutamam. Saatlerce onun karşısına geçer ve seyrederdim. Hatta o derece ki, sayımız olan 105′i bir an bile aklımdan çıkaramıyordum. Telefonla konuşacak yaşta değildim, zaten boyum da telefonun bulunduğu yere yetişemezdi. Fakat annem konuştuğu zaman, onun karşısına geçip hayranlıkla ona bakardım. Bir keresinde beni kucağına alıp ahizenin yanına kaldırdı ve beni babamla konuşturdu. Bu, bence unutulması çok güç bir olaydı. Sevinçten ve mutluluktan uçuyordum. Zamanla, bu telefonun içinde canlı bir yaratık bulunduğunu, bu yaratığın “Bayan Danışma” olduğunu ve bu bayanın ne sorulursa hemen cevap verdiğini öğrendim. Annem ona defalarca başkalarının telefon numaralarını sormuştu; bir iki kere de saatimiz durunca yine ondan sorup doğru saati öğrenmişti. Telefondaki bu cinle konuşma fırsatını ilk olarak annemin yakın komşumuzu görmeye gittiği ve benim de evde yalnız bulunduğum bir gün elde ettim. Bahçede oynarken, kaza ile elimdeki çekici parmağıma indirmiştim. Sancıdan kıvranırken, ansızın aklıma “Bayan Danışma” geldi. Koşa koşa içeri girdim ve ufacık iskemlenin üzerine çıkarak telefonun alıcısını kaldırdım. Alıcıdan acayip gürültüler geliyordu. Ağlar gibi bir sesle: “Danışma lütfen” dedim. Karşımda gayet tatlı bir Bayan vardı. Ben tekrar ağlayarak: “Parmağımı acıttım. Ne yapacağımı söyleyebilir misiniz?” diye sorunca, makinenin içindeki bayan bana: “Annen evde yok mu?” dedi. “Hayır, evde hiç kimse yok.” “Parmağın kanıyor mu?” “Hayır, çekiçle vurdum, şimdi acıdan kıvranıyorum.” “Buz dolabını açabilir misin?” “Evet” diye cevap verince, Bayan Danışma sözlerine şöyle devam etti: “Peki, dolabı aç ve buzluktan ufak bir parça buz çıkararak acıyan yerin üzerine bastır. Dikkat et, yerleri kirletip buzları dökmeyesin. Biraz sonra sancın dinecek. Artık ağlama ve bir daha sefere daha dikkatli davran.” O günden sonra da en ufak bir bilgi için Bayan Danışmayı rahatsız ediyordum. O ise, en ufak bir hoşnutsuzluk göstermeksizin hemen bana yardım ediyordu. Coğrafya derslerinde, aritmetik problemlerinde hatta ve hatta parkta bulduğum sincabın beslenmesi için bana yardımcı olmuştu. Bir gün çok sevdiğim kanaryamız Peter kafesinde ölü bulundu. Ağlayarak hemen telefona sarıldım ve Bayan Danışmaya büyük acımı bildirdim. O da, diğerleri gibi, basit sözlerle beni yatıştırmaya çalışıyordu. Halbuki ben ondan daha fazla anlayış bekliyordum. Peter gibi güzel öten bir kuşun ölümünün olmayacak bir şey olduğunu ona anlatmak istiyordum. Sonsuz acımı anlayan ve onu paylaşmaya çalışan Bayan Danışma bana şu öğütte bulundu: “Beni dinle Paul, haklısın böyle güzel öten bir kuş ölmemeliydi, fakat unutma ki, çok daha güzel bir dünyaya gidiyor ve orada da ötmesine devam edecek. Onun için üzülmen artık yersiz.” Başka bir gün de, telefondaki cinden bir kelimenin anlamını soracaktım. Tam alıcıyı kaldırıp, Bayan Danışmayı istemiştim ki, yavaşça odaya giren kız kardeşim, beni korkutmak için ansızın bağırdı. Birden yerimden sıçradım. Sıçramamla birlikte duvara çakılı telefon alıcısı da benimle yere düştü. Telefondan teller fırladı. Bayan Danışma’nın sesi hiç duyulmuyordu. Yarım saat sonra kapımız çalındı ve telefon tamircisi olduğunu söyleyen bir adam gelerek telefonumuzu hemen tamir etti. Bizdeki bu bozukluğu kendisine yine Bayan Danışma’nın bildirdiğini de sözlerine ekledi. Dokuz yaşıma bastığım yıl, evimizi değiştirdik. Evle birlikte, o eski telefon alıcısını da değiştirip, daha modern bir alıcı satın aldık. Bu alıcıyı hiç sevmemiş ve Bayan Danışma’nın ancak o eski alıcıda bulunduğuna nedense inanmıştım. Yıllar geçip de delikanlılık çağına girince, bazen eski günleri düşünür ve telefondaki o bayanın saatlerce ufak bir çocukla uğraşmasını ve onun saçma isteklerini ve sorularını eksiksiz yerine getirmesini takdir ederdim. Yıllar geçmiş, ben büyümüş ve kolej öğrenimini tamamlamıştım. Bir gün iş için uçakla seyahat ederken, küçüklüğümün geçtiği bu kasabaya yakın bir merkezde uçak değiştirmek zorunda kaldım. Alanda beklerken, kız kardeşime telefon edip konuştuk. Sonra nasıl oldu bilmem, birden aklıma çocukluk yıllarımın Bayan Danışması geldi. Hemen alıcıyı kaldırıp, aynı kasabanın Danışmasını istedim. Hayret, karşıma çıkan, daha doğrusu alıcının içinden gelen o tatlı ve yumuşak sesi hemen tanımıştım. Birden hiç düşünmeden: “Benim çok güzel bir kanaryam vardı. Öldü. Ne yapayım, bu acıya nasıl dayanayım?” diye sordum. Öbür taraftaki ses bir iki saniye sustuktan sonra: “Herhalde parmağın iyileşmiştir artık.” dedi. Gülerek: “Demek hala siz burada çalışıyorsunuz. Yıllar ardına gidecek olursak, o çocukluk yıllarımda sizin bana neler verdiğinizi, bende ne gibi anlaşılması güç duygular uyandırdığınızı bir bilseniz.” dedim. “Aynı durum benim için de oldu. Siz de akıllı ve tatlı bir çocuk olmak sıfatıyle bana çok şeyler veriyordunuz. Benim kendi çocuğum olmadığı için, sizinle konuşmak, sizin o çocuksu ve saf acılarınız paylaşmak, size bazı alanlarda yardımcı olabilmek benim için sonsuz bir zevkti.” “Yeniden buralara gelecek olursam sizi arayabilir miyim?” diye sordum. O ise gülerek: “Tabi, Bayan Sally’i istiyorum dersen hemen beni bağlarlar,” dedi. – Bayan Sally! – Nedense bu isim bana acayip geliyordu. Bayan Danışma’nın bir ikinci ismi daha olamazdı. O, Bayan Danışma ve hep de öyle kalacaktı. Bu olaydan üç ay sonra, yine o bölgeye işim düşmüştü. Hemen en yakın telefon kulübesine koşarak, Danışma’yı istedim ve oradan da bayan Sally ile görüşmek istediğimi söyledim. Bu seferki Bayan Danışma daha genç birine benziyordu. Biraz çekingen bir eda ile: “Siz bayan Sally’nin arkadaşı mısınız?” diye sordum. “Evet, çok yakın arkadaşı idim,” deyince, üzgün bir sesle: “Maalesef, Bayan Sally beş hafta önce öldü.Uzun süreden beri hastaydı. Bir dakika, acaba isminiz Paul mu? Tamam size son bir haber bıraktı; eğer bir gün onu telefonla arayacak olursanız, size, “Başka bir Dünya daha vardır ve orada da şarkı söylenebilir” dememizi istedi. Teşekkür ederek telefonu kaparken, Sally’nin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarını silerken, Bayan Danışma’nın ruhuna Allah’dan rahmet diledim.
Mayıs 15, 2007
Sanki bu dünyada yokum’ diyor, ‘bazen var olduğumu hissetmek için kolumu ısırdığım, o acıyla birlikte bir insan olduğumu ve yaşadığımı anladığım oluyor.’ Bir başkası, ‘dünya bana sisler arasından görünüyor’ diye betimliyor olan biteni, ‘her şey hayal ve gerçek arasında gidip geliyor’. Bir diğeri, ‘dünyaya sanki bir dürbünün tersinden bakıyor gibiyim’ diye özetliyor durumu. Dinlediğim üç ayrı genç insandan benim odama düşen sesler bunlar. İçimde uğuldayan, anlamaya çalıştığım sesler. Görünen o ki, dünyaya ve kendine yabancılaşma hâli, giderek daha çok insanı esir alıyor. O yakıcı ıstırap, ruhun derinlerine kök salıyor ve insan o duygudan sonra bırakın dünyayı, kendi bedenini bile yurt edinmiyor. Varlığın buruk tadı.
(mostar dergisinden alıntı)
Mayıs 15, 2007
Bir A4 kağıdı önünüze alın.
bembeyaz ve boş…
üzerinde hiçbir leke yok!
şimdi:
bir kalem ile tam orta yere sadece bir nokta koyun!
ve çekilin geriye bakın:
ne görüyorsunuz?
noktayı mı?
dikkatinizi nokta mı çekiyor?
A4 kapıdı ebatınca o beyazlık ve safiyet hiç nazarınızı celbetmiyor mu?
sadece nokta mı sizin ilgi odağınız?
insan A4 kağıdına benzer.
saf ve temiz büyük bir sathı vardır.
arada da noktalar!
maalesef insanlar insanlara bakarlarken
sadece lekelere dikkat ederler.
ondaki menfi huylara…
değerlendirirken bir kara nokta bütün sathı mahfeder sanki.
halbuki:
insan muazzam bir saflığı ve temizliği de bünyesinde bulundurur.
lekeli taraflarına dikkat edince bu temizlik görünmez haliyle…
ama, dikkati çekmedi diye, o temiz ve lekesiz bölümler hiçbir zaman yok olmaz.
değerlendirirken birilerini,
bir de bu gözle bakılması temennisiyle…
ayrıca
ALLAH Teala’nın lekeleri silen bir silgisi vardır.
pişmanlık damlaları, en kuvvetli leke sökücüdür.
O’nun affettiğini affedememek, ancak bedbahtlık olacaktır.
ona belki denilecek ki:
seni neden affedeyim, sen kimi affettin?
seni neden setr edeyim, sen kimi setr ettin?
seni neden esirgeyeyim, sen kimi esirgedin?
kim bu dünyada kime ne ile muamele etmiş ise onunla muamele olunacaktır.
çok mu şerlidir insan acaba şeytandan?
o bile ‘ acaba Rabb’im bana merhamet edecek mi’ diye ümitlenirken
‘lekesi çok bunun diye birinden tiksintiyle yüz çevirmek’
aynaya küsmek sadece aslında…
halbuki
biz lekeye küseriz, lekeliye değil…
Mayıs 12, 2007

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: - Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler…
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. ‘Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!’ demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir
Mayıs 11, 2007
Büyük şirketlerden birinin patronu, bilgisayar sistemleriyle ilgili önemli bir arızanın acilen giderilmesi için bilgisayar mühendislerinden birinin evine telefon etmesi gerekir.
Adamın evine telefon eder ve karşı taraftan fısıldayan bir çocuk sesi “Alo” der.
Patron sorar “Baban evde mi?”
Çocuk fısıldayarak cevap verir “Evet”
Patron sorar “Onunla konuşabilirmiyim?”
Çocuk fısıldayarak cevap verir “Hayır”
Patron şaşırarak “Peki annen evde mi?”
Çocuk fısıldayarak “Evet”
Patron , “Peki onunla konuşabilirmiyim?”
Çocuk yine fısıldayarak “Hayır”
Patron çocuğun cevapları karşısında şaşırır ve en iyisinin bir büyükle konuşmak olacağını düşünerek sorar,
“Orada başka kimse var mı?”
“Evet” der çocuk fısıldayarak , “Bir polis memuru var”
Mühendislerinden birinin evinde polisin ne işi olduğuna anlam veremeyen adam sorar
“Memur beyle konuşabilir miyim?”
“Hayır” der ufaklık, “Şu anda meşgul”
İyice meraklanan patron: “Neyle meşgul?”
Çocuk fısıldayarak cevaplar: ” Annemle babamla ve itfaiyeci amcalarla konuşuyor”
Meraklanan ve endişelenen patron , telefondan gittikçe artan bir gürültü duyar “Bu ses de ne? Diye sorar.
“Bir helikopter” der çocuk, hala fısıldayarak.
Panikleyen patron: “Neler oluyor orada” diye sorar
Çocuk hala fısıldayarak: “Arama kurtarma timi geldi”
Patron endişeli ve neler olduğunu bilmemenin kızgınlığı içinde: “İyide neyi arıyorlar”
Küçük çocuk hala fısıldayarak ve kıkırdayarak cevap verir “Beniiiii”
Mayıs 9, 2007
Büyük bir bardağa su koydular,
Suyun içine de bir bardak.
Keskin nişancıları çağırdılar,
Dıştaki kırılmadan içteki vurulacak.
Kimse başaramadı bunu.
Silaha sarılanların boynu vuruldu.
Baktılar ki silah tutan kalmayacak.
Hocaya koştular ”Bu iş ne olacak”
Hoca dedi ”Bu bir temsildir,
O silahla vurulacak,
Bardak içindeki bardak:En büyük suç olan, kalp kırmak.”
”İnsana Yakışan odur ki,
Bundan uzak durmak. Çünkü:
Kabe’yi yıkmaktan daha kötü,
İnsanın kalbini kırmak”
Mayıs 5, 2007

Dünyada ne var kendine dert eyleyecek, bir gün gelecek can bedenden gidecek. Zümrüt çayır üstünde sefa sür bir iki gün, zira senin üstünde de yeşil otlar bitecek …
Mayıs 1, 2007


