Hasretim sana ey gül yüzlü rasul…
Gül kokuna hasretim…
Senin ayağının değdiği o gül kokulu toprağa hasretim…
Ayrılmanın sana acı verdiği o muhteşem beldeye hasretim…
Ummetinden sana layık olamayan bir aciz olarak vuslatına talibiz.
Mubarek ravza-ı mutahharanda ziyarete niyetliyiz.
Beytullahta senin varlığını hissetmek,asrı saadet dönemi hissetmek istiyoruz..

Rabbim sana hamdolsun.(inşallah)O beldelere gitmeyi bize nasip ettiğin için..
25 haziranda inşallah Rabbimin lutfuyla musabcan ile birlikte umreye gidiyoruz.
Bol istifadeli bir ziyaret olması için dua talep ediyoruz…
İnşallah herkes hakkını helal etsin.bizden yana helaldir.
Hepinizden Rabbim razı olsun.

Geleceğim ama yollar yaralı
Geceler hüzünlü, düşler karalı
Selamlar yollarım olmaz oralı
Hasret heybesinden sızar bir arzu

Zülfikar Kaleli

Bazen söylenmemiş sözler söylenmişlerden daha çok yakar canı….
Daha derine işlenir acısı….
Özlemler tahmin edildiğinden daha fazla acıtır insanı…
Yüreğinde hiç durmadan kanayan bir yaradır…
Bir bakış, bir an bazende bir mekan o yaraya tuz olur…
Özlemi yaşamadan anlamıyormuş insan…
Yağmur bile başka yağarmış özlerken…
Yağmur bedene değil, yüreğe yağarmış…..

Yanlış okumadınız; hadi bir beyaz sayfa açalım… Hayat kitabının bilinmedik nice beyaz sayfalarından birine daha başlayalım; kaderin “yazı” olduğunu, “yazgı” olduğunu unutmadan… Yeniden, yeni doğmuş, dünyayı yeni tanıyormuş duygusuyla kavrayalım hayatı.
Biz hayata yeni bir yüzle baktıkça, hayatın da yenilendiğini, yeni tanıyormuş gibi bir gülümseme ve merakla bizi karşıladığını göreceğiz.

Beyaz kelimesini yaratan Allah’a hamdolsun, okuyucunun yüzü ve bahtı ak olsun; ömrü ırmaklar gibi gür ve berrak olsun, amin, diyeceğimiz odur ki insan hayatı ilk nefesten son nefese kadar “yeni” bir “beyaz sayfa” açmak için sınırsız imkanlar sunmaktadır. Ondandır ki “tövbe kapısı” diye bir kapı her zaman açıktır ve Mevlâna Hazretleri’nin dediği gibi yüzlerce kez tövbemizi bozmuş olsak bile kalbimiz mühürlenmedikçe o kapının kapanası yoktur; ümitsizlik, karamsarlık, yeis, keder kendine varsın başka kapılar arasın!..

Bilenlerin söylediklerinden özetlersek, bir beyaz sayfa açmadan hayatımızda aşka, gönül enginliğine, derinliğe, sükunete ulaşmamız mümkün değildir. Bizi yüce mekan ve mertebelere taşıyan her yolculuk açılan bir beyaz sayfayla başlar. Ara duraklarda yeni beyaz sayfalar açarız; kazanırsak şayet üzerimizdeki “kâmil” sıfatı bir beyaz sayfalar yolculuğunun sonucundan başkası değildir.

Durağanlık kesinlikle sükunet değildir. Ben kendime yeterim, yeniliğe ne gerek var diyerek kendi içine kilitlenen ve bir beyaz sayfa açmaktan çekinen insanlar hayatı kirlenmiş ve yıpranmış sayfalara çevirirler. Gönlümüzü sabitlediğimiz yüce zirveden kainatın bütün enginliklerine açtığımız pencereler “beyaz sayfa” açma cesaretimizden dolayı ışıklanmaktadır.

Dağların taşıyamayacağı yükü taşıma kudretiyle, yeteneğiyle yaratılan kişioğlunun karşılaştığı her zorluğu “bu da geçer ya hu” tevekkülüyle karşılaması ve “imtihan” olarak görmesi de icabında bir beyaz sayfadan ibarettir; açılmıştır açılacağı kadar… Sabır ve tevekkül katlanma değildir; yeni bir başlangıç için aradığımız zemini anlatmaktadır bu sözcükler…

İnsanın fıtratı beyaz sayfaları eksik olmayan bir defter gibidir; yüzümüzü fıtratımıza döndürmemiz de bir beyaz sayfa açmaktan başka bir şey değildir.

Unutmayalım ki Efendimiz’in etrafında pervane olan, onu canlarından çok seven ve dünyanın en çiçekli, en derin, en anlamlı, en insanî devrimini Efendimiz’le birlikte gerçekleştiren o “mübarek” kişiler de, ki hepsine selam olsun, gıpta ederiz, bir beyaz sayfa açarak yıldızlaşmışlardır.

Her beyaz sayfa yeni bir başlangıçtır; insanın ve tabiatın fıtratında (evet, doğanın doğasında!..) baskın olan yenilenmeden başkası değildir. Her dem yeniden doğduğunu söyleyen şair her dem bir beyaz sayfa açmakta ve bir ırmak gibi sonsuzluk denizine aktığının, bir an’ının bir an’ına benzemediğinin farkına varmış demektir. Artık her “an” onun için bir beyaz sayfadan ibarettir ve tabiatıyla bu “yenilikten” bu yenilenmeden kimsenin usanması da mümkün değildir.

Bir beyaz sayfa açalım, değişir hayatımız…

MEHMET BERAT IRMAK

Semerkand

Bizler şu dünya denilen ambarda buğday toplayan kişiler gibiyiz.Ambarımıza buğdayları dolduruyoruz, ama topladığımız buğdayın bir yandan eksildiğinin farkında değiliz.

Buğdayımızın böyle azalmasının sebebinin , ambara giren fare olduğunu hiç düşünmüyoruz. Bu farenin çeşitli hile ve tuzaklarla ambarımızdaki buğdayı boşalttığını göremiyoruz .Fare bizim ambarın altına delikler açmış .Koyduğumuz buğdayı sürekli yiyor. Emeğimiz boşa uçup gidiyor.

Ey Hakk’ı talep eden kişi! Önce fareden kurtulmanın çaresini bulmak gerekir.Fareyi uzaklaştırdıktan sonra , ancak ambarını istediğin gibi doldurursun.

Yaptığımız bütün güzel ameller , işler , ibadetler , insani davranışlar ,yardımlar bizim için ahiret ambarına attığımız birer sevap buğdayıdır.Bu manevi ambarın hırsızı olan fare nefsimiz ve onun arzularıdır.

Yaptığımız amellerin boşa gitmemesi için , nefis faresini gönül ambarından kovmalıyız . . .

( mesnevide geçen hikayeler)

Ben silerim bütün hayatımı,
yazıp çizerim bütün satırlara,
ağlar çıkarım umut kapısından,
çaresizlikse bunun adı çaresizim.
Bundan sonra bakarım uzaklardan sevdalı gönüllere,
ben buralardayım.
Silemediğim düğümler var, çözemediğim yazgı,
böyle sensizliğe mahkumsa yüreğim mutlu olmandır tek dileğim.


Babamla sirk bileti kuyruğunda bekliyorduk. Sonunda bilet gişesiyle aramızda tek bir aile kalmıştı. Bu aile beni çok etkiledi. Hepside 12 yaşın altında tam 8 çocukları vardı. Çok varlıklı olmadıkları her hallerinden belliydi. Üzerlerindeki giysiler pahalı şeyler değildi, ama tertemizdi. Çocukların hepsi babalarının arkasında ikişerli sıra olmuş, elele ve terbiyeli terbiyeli sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Neşe içinde palyaçolar, filler ve o gece görecekleri değişik şeyler hakkında konuşuyorlardı. Daha önce sirke gitmedikleri konuşmalarından belliydi. O gece hiç şüpesiz yaşamlarının çok önemli bir gecesi olacaktı. Anneyle baba gururla çocuklarının önünde duruyordu. Anne, eşinin elini tutuyor, ona bakarken sanki “sen benim şövalyemsin” diyordu. Babaysa eşine gururla gülümsüyor, sanki ona yanıt olarak, “Sen herşeye layıksın” diyordu. Gişedeki memur babaya kaç bilet istediklerini sordu. Baba gururla, “iki tane eşimle kendim, sekiz tanede çocuklarım için bilet istiyorum” diye yanıtladı.

Gişe memuru biletlerin bedelini söyledi.

Annenin eli babanın elinden ayrıldı ve başı öne düştü. Babanın dudakları titremeye başladı. Gişeye biraz daha yaklaştı ve “Ne kadar dediniz?” diye sordu.

Gişe memuru biletlerin bedelini yineledi.

Adamın o kadar parası yoktu.

Şimdi nasıl dönüp çocuklarına onları sirke götürecek kadar parası olmadığını söyleyecekti? Babam onları görünce elini cebine soktu. Bir 20 dolar çıkarttı ve yere düşürdü. (Bizde çok varlıklı bir aile değildik) Babam sonra yere eğildi, parayı yerden aldı, adamın omuzuna dokundu ve ona “Afedersiniz, bu para cebinizden düştü” dedi.

Adam olan biteni anlamıştı. Dilenmiyordu ama çok çaresizdi ve utanç duyduğu ve çok üzüldüğü bu durum karşısında yapılan yardımı minnetle karşılamıştı. Babamın gözlerinin içine baktı, elini iki elinin arasına aldı, 20 doları aldı, dudakları titrer ve gözlerinden yaşlar akarken babama “Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim bayım. Bu yaptığınızın benim ve ailem için önemi çok büyük” dedi.

Biz babamla arabamıza bindik ve evimize döndük. O gece sirke gidemedik, ama bunun hiç önemi yoktu.

 Ben henüz çok küçükken eve bir telefon almıştık. Telefonun bağlı olduğu cilalı çerçeveyi ve parlak ahizeyi asla unutamam. Saatlerce onun karşısına geçer ve seyrederdim. Hatta o derece ki, sayımız olan 105′i bir an bile aklımdan çıkaramıyordum. Telefonla konuşacak yaşta değildim, zaten boyum da telefonun bulunduğu yere yetişemezdi. Fakat annem konuştuğu zaman, onun karşısına geçip hayranlıkla ona bakardım. Bir keresinde beni kucağına alıp ahizenin yanına kaldırdı ve beni babamla konuşturdu. Bu, bence unutulması çok güç bir olaydı. Sevinçten ve mutluluktan uçuyordum.  Zamanla, bu telefonun içinde canlı bir yaratık bulunduğunu, bu yaratığın “Bayan Danışma” olduğunu ve bu bayanın ne sorulursa hemen cevap verdiğini öğrendim. Annem ona defalarca başkalarının telefon numaralarını sormuştu; bir iki kere de saatimiz durunca yine ondan sorup doğru saati öğrenmişti. Telefondaki bu cinle konuşma fırsatını ilk olarak annemin yakın komşumuzu görmeye gittiği ve benim de evde yalnız bulunduğum bir gün elde ettim. Bahçede oynarken, kaza ile elimdeki çekici parmağıma indirmiştim. Sancıdan kıvranırken, ansızın aklıma “Bayan Danışma” geldi. Koşa koşa içeri girdim ve ufacık iskemlenin üzerine çıkarak telefonun alıcısını kaldırdım. Alıcıdan acayip gürültüler geliyordu. Ağlar gibi bir sesle: “Danışma lütfen” dedim. Karşımda gayet tatlı bir Bayan vardı. Ben tekrar ağlayarak: “Parmağımı acıttım. Ne yapacağımı söyleyebilir misiniz?” diye sorunca, makinenin içindeki bayan bana: “Annen evde yok mu?” dedi. “Hayır, evde hiç kimse yok.” “Parmağın kanıyor mu?” “Hayır, çekiçle vurdum, şimdi acıdan kıvranıyorum.” “Buz dolabını açabilir misin?” “Evet” diye cevap verince, Bayan Danışma sözlerine şöyle devam etti: “Peki, dolabı aç ve buzluktan ufak bir parça buz çıkararak acıyan yerin üzerine bastır. Dikkat et, yerleri kirletip buzları dökmeyesin. Biraz sonra sancın dinecek. Artık ağlama ve bir daha sefere daha dikkatli davran.” O günden sonra da en ufak bir bilgi için Bayan Danışmayı rahatsız ediyordum. O ise, en ufak bir hoşnutsuzluk göstermeksizin hemen bana yardım ediyordu. Coğrafya derslerinde, aritmetik problemlerinde hatta ve hatta parkta bulduğum sincabın beslenmesi için bana yardımcı olmuştu. Bir gün çok sevdiğim kanaryamız Peter kafesinde ölü bulundu. Ağlayarak hemen telefona sarıldım ve Bayan Danışmaya büyük acımı bildirdim. O da, diğerleri gibi, basit sözlerle beni yatıştırmaya çalışıyordu. Halbuki ben ondan daha fazla anlayış bekliyordum. Peter gibi güzel öten bir kuşun ölümünün olmayacak bir şey olduğunu ona anlatmak istiyordum. Sonsuz acımı anlayan ve onu paylaşmaya çalışan Bayan Danışma bana şu öğütte bulundu: “Beni dinle Paul, haklısın böyle güzel öten bir kuş ölmemeliydi, fakat unutma ki, çok daha güzel bir dünyaya gidiyor ve orada da ötmesine devam edecek. Onun için üzülmen artık yersiz.” Başka bir gün de, telefondaki cinden bir kelimenin anlamını soracaktım. Tam alıcıyı kaldırıp, Bayan Danışmayı istemiştim ki, yavaşça odaya giren kız kardeşim, beni korkutmak için ansızın bağırdı. Birden yerimden sıçradım. Sıçramamla birlikte duvara çakılı telefon alıcısı da benimle yere düştü. Telefondan teller fırladı. Bayan Danışma’nın sesi hiç duyulmuyordu. Yarım saat sonra kapımız çalındı ve telefon tamircisi olduğunu söyleyen bir adam gelerek telefonumuzu hemen tamir etti. Bizdeki bu bozukluğu kendisine yine Bayan Danışma’nın bildirdiğini de sözlerine ekledi. Dokuz yaşıma bastığım yıl, evimizi değiştirdik. Evle birlikte, o eski telefon alıcısını da değiştirip, daha modern bir alıcı satın aldık. Bu alıcıyı hiç sevmemiş ve Bayan Danışma’nın ancak o eski alıcıda bulunduğuna nedense inanmıştım. Yıllar geçip de delikanlılık çağına girince, bazen eski günleri düşünür ve telefondaki o bayanın saatlerce ufak bir çocukla uğraşmasını ve onun saçma isteklerini ve sorularını eksiksiz yerine getirmesini takdir ederdim. Yıllar geçmiş, ben büyümüş ve kolej öğrenimini tamamlamıştım. Bir gün iş için uçakla seyahat ederken, küçüklüğümün geçtiği bu kasabaya yakın bir merkezde uçak değiştirmek zorunda kaldım. Alanda beklerken, kız kardeşime telefon edip konuştuk. Sonra nasıl oldu bilmem, birden aklıma çocukluk yıllarımın Bayan Danışması geldi. Hemen alıcıyı kaldırıp, aynı kasabanın Danışmasını istedim. Hayret, karşıma çıkan, daha doğrusu alıcının içinden gelen o tatlı ve yumuşak sesi hemen tanımıştım. Birden hiç düşünmeden: “Benim çok güzel bir kanaryam vardı. Öldü. Ne yapayım, bu acıya nasıl dayanayım?” diye sordum. Öbür taraftaki ses bir iki saniye sustuktan sonra: “Herhalde parmağın iyileşmiştir artık.” dedi. Gülerek: “Demek hala siz burada çalışıyorsunuz. Yıllar ardına gidecek olursak, o çocukluk yıllarımda sizin bana neler verdiğinizi, bende ne gibi anlaşılması güç duygular uyandırdığınızı bir bilseniz.” dedim. “Aynı durum benim için de oldu. Siz de akıllı ve tatlı bir çocuk olmak sıfatıyle bana çok şeyler veriyordunuz. Benim kendi çocuğum olmadığı için, sizinle konuşmak, sizin o çocuksu ve saf acılarınız paylaşmak, size bazı alanlarda yardımcı olabilmek benim için sonsuz bir zevkti.” “Yeniden buralara gelecek olursam sizi arayabilir miyim?” diye sordum. O ise gülerek: “Tabi, Bayan Sally’i istiyorum dersen hemen beni bağlarlar,” dedi. – Bayan Sally! – Nedense bu isim bana acayip geliyordu. Bayan Danışma’nın bir ikinci ismi daha olamazdı. O, Bayan Danışma ve hep de öyle kalacaktı. Bu olaydan üç ay sonra, yine o bölgeye işim düşmüştü. Hemen en yakın telefon kulübesine koşarak, Danışma’yı istedim ve oradan da bayan Sally ile görüşmek istediğimi söyledim. Bu seferki Bayan Danışma daha genç birine benziyordu. Biraz çekingen bir eda ile: “Siz bayan Sally’nin arkadaşı mısınız?” diye sordum. “Evet, çok yakın arkadaşı idim,” deyince, üzgün bir sesle: “Maalesef, Bayan Sally beş hafta önce öldü.Uzun süreden beri hastaydı. Bir dakika, acaba isminiz Paul mu? Tamam size son bir haber bıraktı; eğer bir gün onu telefonla arayacak olursanız, size, “Başka bir Dünya daha vardır ve orada da şarkı söylenebilir” dememizi istedi. Teşekkür ederek telefonu kaparken, Sally’nin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarını silerken, Bayan Danışma’nın ruhuna Allah’dan rahmet diledim.

x1pglip38xxbl0vfzk9nmmcagrmscxygevurqmluj3fk9lwl7t2bf2qpyj6lcdrnxoacc_lebmmeroom2v-a06ukii1qt8_qunim7qpwdqxljkuozyeibqlgg3ru3fuugrn22qgkr5f6ihtm1ol0kpft4ypaz.jpg

Sanki bu dünyada yokum’ diyor, ‘bazen var olduğumu hissetmek için kolumu ısırdığım, o acıyla birlikte bir insan olduğumu ve yaşadığımı anladığım oluyor.’ Bir başkası, ‘dünya bana sisler arasından görünüyor’ diye betimliyor olan biteni, ‘her şey hayal ve gerçek arasında gidip geliyor’. Bir diğeri, ‘dünyaya sanki bir dürbünün tersinden bakıyor gibiyim’ diye özetliyor durumu. Dinlediğim üç ayrı genç insandan benim odama düşen sesler bunlar. İçimde uğuldayan, anlamaya çalıştığım sesler. Görünen o ki, dünyaya ve kendine yabancılaşma hâli, giderek daha çok insanı esir alıyor. O yakıcı ıstırap, ruhun derinlerine kök salıyor ve insan o duygudan sonra bırakın dünyayı, kendi bedenini bile yurt edinmiyor. Varlığın buruk tadı.
(mostar dergisinden alıntı)

vfg5890t923d36iibd4.gif

Bir A4 kağıdı önünüze alın.

bembeyaz ve boş…

üzerinde hiçbir leke yok!

şimdi:

bir kalem ile tam orta yere sadece bir nokta koyun!

ve çekilin geriye bakın:

ne görüyorsunuz?

noktayı mı?

dikkatinizi nokta mı çekiyor?

A4 kapıdı ebatınca o beyazlık ve safiyet hiç nazarınızı celbetmiyor mu?

sadece nokta mı sizin ilgi odağınız?

insan A4 kağıdına benzer.

saf ve temiz büyük bir sathı vardır.

arada da noktalar!

maalesef insanlar insanlara bakarlarken

sadece lekelere dikkat ederler.

ondaki menfi huylara…

değerlendirirken bir kara nokta bütün sathı mahfeder sanki.

halbuki:

insan muazzam bir saflığı ve temizliği de bünyesinde bulundurur.

lekeli taraflarına dikkat edince bu temizlik görünmez haliyle…

ama, dikkati çekmedi diye, o temiz ve lekesiz bölümler hiçbir zaman yok olmaz.

değerlendirirken birilerini,

bir de bu gözle bakılması temennisiyle…

ayrıca

ALLAH Teala’nın lekeleri silen bir silgisi vardır.

pişmanlık damlaları, en kuvvetli leke sökücüdür.

O’nun affettiğini affedememek, ancak bedbahtlık olacaktır.

ona belki denilecek ki:

seni neden affedeyim, sen kimi affettin?

seni neden setr edeyim, sen kimi setr ettin?

seni neden esirgeyeyim, sen kimi esirgedin?

kim bu dünyada kime ne ile muamele etmiş ise onunla muamele olunacaktır.

çok mu şerlidir insan acaba şeytandan?

o bile ‘ acaba Rabb’im bana merhamet edecek mi’ diye ümitlenirken

‘lekesi çok bunun diye birinden tiksintiyle yüz çevirmek’

aynaya küsmek sadece aslında…

halbuki

biz lekeye küseriz, lekeliye değil…

                   

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: - Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler…
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- Babam haklıymış!. dedi. ‘Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!’ demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir

                    

 

Büyük şirketlerden birinin patronu, bilgisayar sistemleriyle ilgili önemli bir arızanın acilen giderilmesi için bilgisayar mühendislerinden birinin evine telefon etmesi gerekir.
Adamın evine telefon eder ve karşı taraftan fısıldayan bir çocuk sesi “Alo” der.
Patron sorar “Baban evde mi?”
Çocuk fısıldayarak cevap verir “Evet”
Patron sorar “Onunla konuşabilirmiyim?”
Çocuk fısıldayarak cevap verir “Hayır”
Patron şaşırarak “Peki annen evde mi?”
Çocuk fısıldayarak “Evet”
Patron , “Peki onunla konuşabilirmiyim?”
Çocuk yine fısıldayarak “Hayır”
Patron çocuğun cevapları karşısında şaşırır ve en iyisinin bir büyükle konuşmak olacağını düşünerek sorar,
“Orada başka kimse var mı?”
“Evet” der çocuk fısıldayarak , “Bir polis memuru var”
Mühendislerinden birinin evinde polisin ne işi olduğuna anlam veremeyen adam sorar
“Memur beyle konuşabilir miyim?”
“Hayır” der ufaklık, “Şu anda meşgul”
İyice meraklanan patron: “Neyle meşgul?”
Çocuk fısıldayarak cevaplar: ” Annemle babamla ve itfaiyeci amcalarla konuşuyor”
Meraklanan ve endişelenen patron , telefondan gittikçe artan bir gürültü duyar “Bu ses de ne? Diye sorar.
“Bir helikopter” der çocuk, hala fısıldayarak.
Panikleyen patron: “Neler oluyor orada” diye sorar
Çocuk hala fısıldayarak: “Arama kurtarma timi geldi”
Patron endişeli ve neler olduğunu bilmemenin kızgınlığı içinde: “İyide neyi arıyorlar”
Küçük çocuk hala fısıldayarak ve kıkırdayarak cevap verir “Beniiiii”

img0213a.jpg

Büyük bir bardağa su koydular,
Suyun içine de bir bardak.
Keskin nişancıları çağırdılar,
Dıştaki kırılmadan içteki vurulacak.
Kimse başaramadı bunu.
Silaha sarılanların boynu vuruldu.
Baktılar ki silah tutan kalmayacak.
Hocaya koştular ”Bu iş ne olacak”
Hoca dedi ”Bu bir temsildir,
O silahla vurulacak,
Bardak içindeki bardak:En büyük suç olan, kalp kırmak.”
”İnsana Yakışan odur ki,
Bundan uzak durmak. Çünkü:
Kabe’yi yıkmaktan daha kötü,
İnsanın kalbini kırmak”


Dünyada ne var kendine dert eyleyecek, bir gün gelecek can bedenden gidecek. Zümrüt çayır üstünde sefa sür bir iki gün, zira senin üstünde de yeşil otlar bitecek … 


icibg2.jpg

Seni ÇOOOooOoOOoOOooOOK Seviyoruz YA RASULALLAH.

bebek
5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce “Anne!” diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi… Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni.Resmimi bile çekti.Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum.Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum.Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim.Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle… Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar… Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne… Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne… Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…

Ah! Kürtajınız ta-mamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..

anm2e20b3cc4dc89640od7.gif

Seni Seviyorum : Ne güzel… Seninle beraber beni seven iki kisi olduk böylece…

Seni Seviyorum : Havalardandir, bana da oluyor bazen…

Seni Seviyorum : Çok hos… Peki baska ne gibi hünerlerin var?

Seni Seviyorum : Beni bu islere karistirma ne olur…

Seni Seviyorum : Üzülme, zamanla geçer.

Seni Seviyorum : Hadi ya, çok ilginç… Eee sonra…

Seni Seviyorum : Gücün bana mı yetiyor? Akranlarini sevsene!

Seni Seviyorum : Sen asmıssin, ben artik ne desem bos…

Seni Seviyorum : Ömrünü, enerjini daha faydali islere harcasana canim… Yazik ediyorsun vallaha…

Seni Seviyorum : Elinden baska bir halt gelmez ki zaten…

Seni Seviyorum : Utanmadan bir de bunu yüzüme karsi söylüyorsun ha… yikil karsimdan…

Seni Seviyorum : Neden? Bende benim bilmedigim bir seyler mi var?

Seni Seviyorum : Ben de senin, beni sevisini seviyorum.

Seni Seviyorum : Ben de seni seviyorum. Eee, simdi ne olacak?

Seni Seviyorum : Teşekkür ederim… Bu benim için büyük bir seref… Sevgine layik
olmaya çalisacagim. Büyüklerimi sevip küçüklerimi koruyacagim.

Seni Seviyorum : Bu neye cevap olacak, neyi çözecek peki?

Seni Seviyorum : Allah razi olsun…

Seni Seviyorum : Olur paket mi olsun, burada mi seveceksin?

5pp2.jpg

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
NECİP FAZIL KISAKÜREK

kahve.jpg

Bir baba ile kızı dertlesiyorlarmis. Kızı hayatinda çok sIkInti yasadigini ve bunlarla nasil bas edecegini bilemedigini söylemis babasina. Hatta sorunlar ardi arkasina devam ediyormus hayatinda.
Babasi kizini dinlemis, dinlemis ve “gel, sana bir sey gösterecegim!” diye kizini mutfaga götürmüs
Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymus, 3′üne de esit su doldurmus ve 3′ünün de altini ayni miktarda yakmis.İlk kaba bir havuç, digerine bir adet yumurta, digerine ise de bir avuç çekilmemis kahve çekirdegi koymus.
Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. ilk önce haslanmis havucu bir tabaga almis. Sonra artik epey pismis olan yumurtayi alip bir tabaga koymus. En sonunda da artik suya iyice sinmis ve tam kivaminda kahve görüntüsü olan kahve’yi de bardaga boşaltmiş.
Kizina su soruyu sormus: “Kizim ne görüyorsun?”
Kizi demis ki:”Ne görüyorum.. Haslanmiş yumusak bir havuç (Bunu yaparken çatali havuca batirmis), artık pismekten içi katilasmis bir yumurta (yumurtayi eline almis,çatlatmis ve içini görmüs) ve bir bardak kahve. (Biraz içmis) “Hatta tadi oldukça iyi”
“Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?” diye sormus.
“Bak demis, hepsi ayni tür kapta, ayni sicaklikta, ayni süreyle pisti. Fakat hepsi bu etkiye farkli tepki verdiler. Havuç ilk basta sertti, güçlü idi. Ama kaynatilinca yumusadi hatta güçsüzlesti. Yumurta çok kirilgandi, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatilinca içi sertlesti, hatta katilasti. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama isitilinca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, isindilar, gevsediler, ve içinde oldukları suya yayildilar. Koku yaydilar, tad yaydilar ve suyu essiz lezzet tasiyan bir kahve’ye çevirdiler.”
“Kizim sen hangisisin?” diye sormus adam. “Zorluklarla karsilastigin zaman nasil tepki gösteriyorsun?”

Siz hangisisiniz? Havuç gibi sert bir kisi misiniz, ama sorunlar yasayinca, yumusuyor ve güçsüzlesiyor musunuz? Yumurta gibi, içi yumuşak, her an kirilabilir bir kisi misiniz? Sorunlar karsisinda (ölüm, ayrilik, krizler, vs. vs,), güçleniyor ve sertlesiyor musunuz?

Yoksa bir kahve çekirdegi gibi misiniz? Kahve sicak suyu degistirir, hatta suyun sicakligi en üst dereceye çiktiginda, en lezzetli kahve ortami hazir olur. Lezzet en belirgin haline ulasir.
Eğer bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun, bunlari olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tadlar, duygular katarsin. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalisirsin.

Siz hangisisiniz?

namaz

Beckham ın görüntülenen ilk namazı =)

kardelen.jpg

Bazen insan kendini gökteki yildizlar bazen de dag basindaki tek basina kalmis bir cali kadar yalniz hissediyor….

Bazen alim kadar sorumlu, bazense ebu cehil kadar günahkar…

Bu vazifenin agirliginin farkinda olmak güzel…

 Bazen bitmek tükenmek bilmeyen dertler üzerimize yagiyor ama gökkusagi da sadece yagmurdan sonra cikiyor…

Ömür sermayemiz az, yapilacak isler cok!

Az ömürde ebedi hayati kazanmaya gelmisiz bu dünyaya kolay mi ?

-Rabbim ”gercekten inanmis olan” herkese az zamanda sonsuz hayati kazanmayi nasib etsin insallah-

Buna da en önemli vesile sadatların bize edeceği dua ve birbirimize edeceğimiz dualardir diye düsünüyorum…Dualarda bulusmak temennisiyle

Dünya icin orada kalacagin kadar calis

Ahret icin orada sonsuz kalacagina göre calis

Allah’a ihtiyacin oldugu kadar ibadet et

Cehenneme dayanabilecegin kadar günah isle

gultm00014bh.jpg

“De ki: Allah’i seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günâhlarinizi bagislasin…”  (Âl-i imrân, 31)

 

“Andolsun, Allah’in rasûlünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavusmayi umanlar için ve Allah’i çok ananlar için güzel bir örnek vardir.” (Ahzâb, 21)

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarici olarak gönderdik; fakat insanlarin çogu bilmezler.” (Sebe, 28)

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’in âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti ögreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmustur. Halbuki  daha önce onlar apaçik bir sapiklik içinde idiler.” (Âl-i imrân, 164)

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 107)

dualmakil3.jpg

Bir gün sabah namazı vaktinde, Hazret-i Ali mescide giderken yolda bir ihtiyara rast geldi. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmeyip, aheste aheste ardınca yürüdü. Mescid kapısına vardıklarında ihtiyar içeri girmeyip, yoluna devam etti. Daha sonra Hazret-i Ali o ihtiyarın Hıristiyan olduğunu anladı. Mescide girdiğinde Resûlullah Hazretleri’ni rükuda gördü. Güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı ve hemen cemaate uyup namazını kıldı.Namazdan sonra, Sahâbe-i Kirâm, Resûlullah Hazretleri’nden sordular ki:
“Yâ Resûlallah! Birinci rükuda âdet-i şerîfinizden daha uzun durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaştı. Lütfedip, sebebini beyan ediniz.”

O Server-i Enbiyâ Hazretleri bu söz üzerine,
Adet miktarı rüku tesbihini edâ ettikten sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma kalkmak istediğimde, Cebrâîl Aleyhisselâm sidret-ül müntehâdan süratle gelip, kanadı ile arkamı basıp, başı ile başımı tutup, kalkmama engel oldu. Bundan başka, hikmetinin ne olduğunu ben de bilmiyorum” buyurdular.

O an Allahü teâlâ, Hazret-i Cebrail’e emreyledi ki,
“Var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın”

O saat Hazret-i Cebrâil, Habîbullah’ın huzuruna gelip, haber verdi ki,
“Yâ Resûlallah! Mübârek başınızı rükudan kaldırmak istediğiniz zaman, Allahü teâlâ bana emretti ki, var Habîbimin arkasını tut; rükudan kalkmasın ki, benim kulum Ali, yolda, bir ak sakallı ihtiyarın, sakalına hürmet edip, aheste yürümekle, cemaat sevabından mahrum kalıyor. Kalmasın, Habîbime erişsin. İftitâh tekbîrinin sevabına nâil olsun. Ben de geldim, Sultanımı rükuda tuttum ve Ali geldi. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükuda tutmağa gönderdiği zaman kardeşim İsrâfîl’i de güneşi tutmağa gönderdi ki, çabuk doğmasın ve Hazret-i Ali size erişinceye kadar eğlesin. İşte hikmeti buydu.”

Allah
 
Ya Rasulallah!!
 Hani onlar vardı.Kendini bilmeyenler.Seninle dalga geçerlerdi.Sana erkek evlatların öldü diye soysuz derlerdi.Kızlarını,O biricik Fatımanı saymazlardı bile.Nereden bilirlerdi Senin soyunun Böylesine güzel Böylesine muhteşem olacagını.Bizleri,Senin ümmetini kurtaracaklarını,imansız gitmemize izin vermeyeceklerini.
 Rabbime,Sana olan sevgisi kadar şükürler olsun ki bizler seni göremesekte evlatlarını gördük.Onlara tabi olduk.İnşallah izlerinden gitmeyi de sürdürüyoruz.
Şimdi ağlıyoruz Ya Rasulallah.Hem sevinerek hem üzülerek.
Sensizliğin acısı yakarken yüreğimizi,Sultanımızın varlığı su serpiyor,bir nebze olsun dindiriyor acımızı.
Biliyoruz Ey Allah’ın Habibi.Ümmetini çok seviyorsun.Bizim seni sevdiğimizden de çok.Bizde seni seviyoruz Alemlerin Nebisi.Her ne kadar yeterince beceremesekte seviyoruz.  .Aramızdaki bu sevgi bağı bizi menzile,sağ elini verdiğin o diyara ulaştırdı.Orada senin kanın var.Senin nurunu taşıyanlar var.Sultanım var.
 Sultanımızın o gül yüzü,Ufacık bir tebessümü,Elindeki gülü bize Seni hatırlatıyor İnsanlar o mahşer kalabalığındaGavsımız için ekliyor.Bir kere bile şikayet etmiyor.Çünkü biliyoruz Efendim.Bekleyişimiz boş değil.Beklediğimiz Senden bir parça.Allah’ın dostu.Bizimse babamız.O’nu beklerken nasıl sıkılırız Ya Rasulallah.Biliyoruz er yada geç gelecek.Seydamızın O nur cemalini göreceğiz Rabbim bizi O’nun yolunda Ölenlerden eylesin inşallah.

Image Hosted by ImageShack.us
“Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna endişelerini gördüm, bana: “Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın” dediler. Ben de kendi kendime, namaz bu kadar zor mu? Dedim ve talebeleri duymamazlıktan gelerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. O gece, loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketleri eksersizlerini yaptım, namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım. Bu çalışmalar saatlerce devam etti.İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, mutfaktaki ilk yemek denemesi yapan aşçı gibi kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım. Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle Allahu Ekber dedim. Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum, yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. Öyle zan ediyorum ki herhangi bir Arap beni dinlemiş olsaydı benim okumamdan bir şey anlamayacaktı. İkinci bir tekbir alarak Rükua gittim, rükuda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. Subhane Rabbiyel azim dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca dona kaldım, secdeye gidemiyordum, efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum, üstelik bacaklarım da katlanamıyordu,
utandım gülünç duruma düştüm zannettim. Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm, arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum. ‘San Francisco’da Araplar çarptı bu hale düştü’ gibi sözler sarf edeceklerini tahayyül ederek zavallı duruma düştüğümü his ettim. Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime “Daha önümde üç tur daha var” diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Kalan rekatlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu. Son secdede tam bir sükunet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verim.
Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahçup bir şekilde “Allah’ım geri zekalılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var” diye dua ettim.Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı. Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp göz yaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkar olmama rağmen, günahlarımdan, veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum: “Allah’ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir”. Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.Ağlamam durunca, yaşadığım deneyin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım, Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah’a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: “Allah’ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakînen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkar etmem mümkün değildir”.

                                 Prof. Jefri Lang(Amerika da öğretim üyesi)

Menzil camii
Menzil….
Sultanımın gül şehri,
Dağılan kalperin birleştiği yer,
Rabbinden habersiz yaşayanların, Rabbini tanıdığı yer,
Binlerce ins ve cinin, melaikelerin ziyeret ettiği yer,
Allah’ın, Resullahın ve Sadatların nazar ettiği yer,
Kalplerin kaynaştığı yer,
Yapılan tövbeye şahit olunan yer,
Yıkılan dünyaların tamir olunduğu yer,
Yaralı gönüllerin şifa bulduğu yer,
Asrı saadetin yaşandığı yer,
Allah Resulünün kopyasının izlendiği yer,
Her yerden gelenlerin kaynaştığı yer,
Merhametsizlerin merhamet bulduğu yer,
Hem maddi, hem manevi, hem psikolojik rahatlamanın yaşandığı yer,
Kalplerin, gönüllerin huzur bulduğu yer,
Kabe imamının övdüğü yer,
Hazreti Peygamberin teşrif ettiği yer,
Hızır Aleyhisselamın görüldüğü yer,
Meleklerin dua ettiği yer,
İçinde bütün güzelliğiyle Sultanımın bulunduğu yer,
Öyle bir sultan ki, görüldüğünde Allah’ı, konuştuğunda ceddi Resulullahı hatırlatır…
GİDİN VE YAŞAYIN, YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR!!!
alıntı bilvanis.net  trafik

Rasulallah

İşte yine güneş doğmaya başladı.Her yıl olduğu gibi..Nisan ayında..

 Ya Rasulallah!
 Hani bir Fuzulin vardı.Sana naatlar kasidelier yazıyordu.hani,hani diyorduya bir beyitinde;

 Ya Rasulallah ya Hayrel beşer müştakınım

 Eyle kim leb-teşneler yanıp diler hemvare su

 İşte bende  onlar gibi susadım.Lebler kuru gözler yaşlı.Çöl sıcağında kalmış gibi susadım.Sana susadım.Sana olan hasretim yakıyor çöl güneşini.Benim susamam dinmiyor.Dinmeyecek.Ta ki vuslata erene kadar.Gül yüzünü görene kadar Ya Rasulallah..

 Gel!Gel de kurtar bizi sensizliğin ateşinden.Hasretin yakıcı güneşinden..

 Hani bir çiçek varya ismi gül..Kokusunu Senden rengini bülbülün kanından alan gül.Artık o bile Sensizliğe dayanamıyor.Eskisi gibi buram buram Sen kokmuyor.Eve girdiğinde bütün evi saran kokusunu,şimdi elimizde tutsakta alamıyoruz.Belki o koku bizim günahkar ellerimizin arasından değil de,Senin,Kainatın nurunun ellerinde yayılmak istiyor.Gel de bizleri o kokudan Nur cemalinden mahrum bırakma..Bu yolculukta bizi yanlız koyma.

  Burada Mecnun’a dönmüş Kayslar var.Seni bekliyorlar.Gel de sevindir bu garipleri.Kurtar bizi penceresiz bu dünyanın boğuk havasından.Engellerden sen geçir.Tut elimizden,bırakma bizi.Cennete kadar tut Ya Rasulallah.Cennete kadar tut.Bırakma…

                                                                                                      Musabcan

Sonraki Sayfa »